Sevgili Canlar, Bir kez daha bacaklarımın arasında Rocinante’nin kemikleri fırlamış sağrılarını hissetmeye başladım. Yine elde kalkan, yollara düşüyorum. Yaklaşık on yıl kadar önce, size yine böyle bir veda mektubu yazmıştım. Hatırladığımca, daha iyi bir asker, daha iyi bir doktor olamamaktan yakınmıştım. Artık doktorlukla ilgilenmiyorum, ama öyle kötü bir asker değilim artık. Çok daha bilinçli olmanın dışında, hiçbir şey değişmedi özünde; Marksizm anlayışım derinleşti ve netleşti. Özgürlük adına savaşanlar için tek çözüm yolunun silahlı mücadele olduğuna inanıyorum ve bu inanca uygun olarak davranıyorum.
Çokları bana maceracı diyecek, evet öyleyim -ama farklı bir türden- inançlarını doğrulamak için postunu tehlikeye atan türden... Belki de bu benim son mektubum olacak. Ölmeye niyetim yok ama, mantıklı ihtimaller arasında bu da var. Öyle olursa,
son kez kucaklarım sizleri. Sizleri çok sevdim, yalnız bu sevgiyi nasıl ifade edeceğimi bilemedim; aşırı bir katılıkla kendi yöntemlerime bağlı kaldım, ve bazı kereler beni anlayamadığınızı sanıyorum. Beni anlamak kolay değildi, ama salt bugünlük olsun bana inanın. Bir sanatçının dikkatiyle eksiklerini giderdiğim iradem taşıyacak artık sallanan bacaklarımı ve tükenmiş ciğerlerimi. Bunu yapacağım. Arada bir düşünün yirminci yüzyılın şu fedaisini. Celia’yı, Roberto’yu, Juan Martin’i, Pototin’i, Beatriz’i, herkesi öperim. Ve isyankâr, başıboş oğlunuz sizleri kucaklar.
Ernesto
kaynak: http://www.turk-che.org/che5.htm#3

>^.^< Düğme >^.^<
Her zaman hayvanları çok sevdim tıpki şu anda bu yazıyı okuyan sen gibi biz gibi onlar gibi..
Bende bir kedi annesiyim Düğme adı.Düğme de bir hevesle sahiplenilip sonrasında
minicikken girdiği hayattan kovulan sonra aramıza katılan bir kedi.
Hayatımın son iki buçuk senesine yol arkadaşlığı yapan,tüm sırlarımı bilen beni
dinleyen, güldüğümde anlayan ağladığımda patileriyle ellerimi tutan bir can...
Geçtiğimiz hafta aniden rahatsızlandı.İlk defa bir akşam iş dönüşü beni
umursamadı.Anladım bir şeyler ters gidiyordu.
Hemen ertesi sabah doktoruna götürdüm ve orada bıraktım yaklaşık on gündür orada.
Düğme'nin böbrek yetmezliği varmış ve yaşlanıp ihtiyar bir adam olana dek bu hastalıkla
yaşamak zorundaymış.
Güçlü çıktı Düğme.
Şimdi herşey dört dörtlük olmasada dört dörtlük olma yolunda ilerliyor.
Daha iyi olmak için savaşıyor ve galiba bu savaşı kazanıyor.
Madem bu köşede hayatı paylaşıyoruz bunuda paylaşmak istedim.
Sonra bu satırları şöyle devam ettirmek istedim insanın işini severek yapması bu dünyada
var olan en güzel şeylerden biri.
Eğer bugün Düğme daha iyiye doğru ilerliyorsa bunda Düğme'nin savaşcı ruhu kadar onu
benim kadar çok seven doktorlarınında payı çok büyük.Uyguladıkları tedavi Düğmede
olumlu yanıtlar veriyor.
İşini severek yapmanın ruhuda işte burada devreye giriyor.
Başta Faruk olmak üzere Oğuzhan , Evrim ve Emine'ye hem kendim hem Düğme adına
kocaman teşekkürler etmek istedim.
Melek olmak için illa kanat takmamıza ve illa başımızda hare olmasına gerek yok! Onlar
haresiz kanatsız meleklerden.
Şunuda çok iyi biliyorum Düğme şanslı olanlardan. Ben bu yazıyı yazarken ve siz bu yazıyı
okurken dışarda yaşam mücadelesi veren soğuklarda bir yudum su bulmak için uğraşan
zamanında bir hevesle sahiplenilip sonrasında sokağa atılan yüzlerce minik pati var.
Her zaman yayınımda da söylüyorum lütfen yaz ve kış mevsim ne olursa olsun en azından
kendi sokağımızdaki minik dostlar için bir kap yemek bir kap su bırakın olur mu ? Yapanlar
beni çok iyi anlar. Bunun manevi huzuru bir başka.
Dilerim yeni hafta sana bana ona herkese istediği güzel haberleri versin. Ve dilerim bir daha
ki yazımda Düğme artık yanımda haberini verebileyim size.
O zaman bu haftaki yazı tüm haresiz ve kanatsız meleklere olsun :)
Bir maaav kadar sıcak!
Sevgiler,
Nur ŞENTÜRK / www.twitter.com/nursenturk
|
































































































































































































































|
 Yozlaştıran Kim, Çürüyen Kim? |
Çür ümek sözlük anlamıyla; bozulmak, dağılmak anlamına gelir. Çürüyen eğer bir hayvan veya bitki ise ayırt etmek kolaydır. Çeşitli nedenlerle ve en çok da mikropların etkisiyle çürüme olur. Böyle olunca çürüme gözle görülür ve etrafa dayanılmaz bir koku saçar.
İnsanın çürümesi ise fiziksel değil daha çok düşünce yönünden olur. Ve çürümesine neden olan ise emperyalizmin yoz ve sapkın mikroplarıdır. Bu çürüme koku saçmaz. Ama birlikte yaşanılması zor hale getirir. Hatta imkansız kılar. İnsan çürürken somut olarak yok olmaz. Ancak düşüncelerini, ahlakını ve kültürünü yitirir.
Kötülük ve sapkınlık insanoğlunun doğasında olan, dna'sına kodlanmış bir şey değildir. Bunu insanın kendisi belirler.
Nitekim 17 yaşında ki kız arkadaşını hunharca katleden Cem Garipoğlu başka bir dünyadan gelmemişti. Aramızda gezen, aynı havayı soluduğumuz sıradan insanlardan biriydi. Yine Ayşe Paşalı'nın kocası mahallede bir çok insanın selamlaştığı, normal insan formunda birisiydi. İçlerinde ki canavarı düşünmezsek tabi...
UNODC (Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç ile Mücadele Bürosu) tarafından hazırlanan 2011 raporuna göre Türkiye en çok uyuşturucu bulunduran ve satan ülkeler arasında ikinci sırada geliyor. Bu uyuşturucu tacirlerinin sakat bırakacağı ve hatta ölmelerine sebep olacağı insanlar umurlarında bile değil. Akıllarında sadece alacağı para var, oraya endeksliler. Bu düzen onları böyle motomot bir hale, duygusuz bir vaziyete getirdi.
Dünyada her yıl yaklaşık 1milyon 800bin çocuk ailelerinden zorla koparılarak fuhuş bataklığına saplanıyor. Aileler her yıl çocuklarını türlü şeyler vaat eden ve hatta tehditler savuran fuhuş baronlarına kaptırıyor. Kaçırılan bu çocuklar emperyalist ülkelerde çocuk pornosu sektöründe, para kazandıran bir nesne haline geliyor.
Okuması, düşünmesi, örgütlenmesi fiili olarak yasaklanan gençlere tek bir yol açılıyor bu da uyuşturucu, fuhuş ve yozlaşma. Bu fuhuş tablolarından, uyuşturucu sıralamalarından sorumlu olanlar iktidarı destekleyenlerdir. Sabancı'dır,Koç'dur, Zorlu'dur, Doğan'dır, Ülkerdir ve tüm tekelci burjuva kuruluşlarıdır. Okudukları, takip ettikleri Hürriyet, Vatan, Zaman, Yeni Şafak ve Sabah gibi tüm burjuva medya sorumludur bu istatistikten.
Bunların ahlaktan anladığı İsa Peygamberin ''bir yanağına vurulduğunda ötekini sen uzat'' düşüncesidir. Kişiye bu empoze edilir. Ahlaki ve manevi değerlere dayanarak burjuvazinin bu yozlaşmaya ve çürümeye önlem alabileceğine inanmak onun sınıfsal niteliklerini bilmemektir, aymazlıktır.
En basitinden bugün fuhuş, kapitalizm de ''genel ev'', ''randevu evi'' gibi normalleştirilerek insanlara sunuluyor ve bu ticaretin bir kısmı gibi gösteriliyor. İnsanlık onuru aşağılanarak pezevenklik ve fahişelik bir meslek olarak lanse ettiriliyor.
2003 yılında milliyet gazetesinde aynen şu şekilde bir haber çıkmıştı; ''Eskiden bu işler için Avrupa'ya gidilirdi. Şimdi en iyisi artık İstanbul'da bulunuyor.'' Bu haberin başlığı ise; ''İstanbul Seks Ticaret Üssü''
Ve bu habere ne iktidar ne de muhalefet sesini çıkartmadı. Gerekli, gereksiz her konuda goygoy'larını esirgemeyen devlet bunu turizmi geliştirmek için bir reklam olarak mı gördü, muallak...
Peki, vurucu soruya gelelim...
Böyle derinlikte bir kapitalist ülkede çürüme dediğimiz kokuşmuş düşünceler ve yozlaşma önlenebilir mi?
Ülkemiz uzunca bir süredir kendisini milliyetçi, muhafazakar olarak nitelendiren iktidarlar yönetiyor. Şimdi de dinci gençlik yetiştirdiklerini söylüyorlar. Bu düşünce yapısındaki iktidarlarda emperyalist yoz kültür filiz verir ve ne kadar göz boyamaya çalışsalarda bunlar toplumun yapısını ve ahlakını koruyamazlar. Gençlerin uyuşturulduğu, fuhuşa zorlandığı bir sistemde adalet'in son kırıntısı da bitmiş demektir. Çocuklar için tek adalet, bu düzenin kökten değişmesidir.
Şimdi, kaldır başını! ''Hepimiz suçluyuz'' demek de sorunun özünü gizlemekten başka bir anlam taşımaz. Suçu tüm halka, topluma mal etmek suçluyu gizlemektir. ''Suçlu hepimiz değiliz!'' Çürüyen ve çürümeleri izleyen bu düzendir!'
EbruB.
|
O
Anılarını ararken çekmecesinde tarihin acımasızlığına çarptı gözleri. Gözlerini kıstı, özür diler gibi, kenara itti özgürlüğünü. Kuşları dinlemektense, susturmayı denedi. Bir benzer yarattı kendine. Yalnız kalmamak için nehirde aracılık yaptı iyiye,kötüyle dost olsun diye. Çünkü o hepsiyle dosttu. Aynada kendisini süzdü boyuna. Tanıyamadığı anlar oldu, tanır gibi yaptı. O kimseye aldırmadı. Ne kurtlara ne de kuzu kılığında olanlara. Gün saydı olmadı. Hafta saydı yetmedi. Yılları saydı hızlı hızlı, koca ömür ona küçük geldi. Kimilerinin dünyasında bir ayaklıktı, kimileriyse onun dünyasında yine de o hiç birşeye nokta koymadı.
Burçin Bumin
|
Instagram kullanıcılarına
(ve sevimli dostlarına)
5 hafta sürecek bir
teklifimiz var!

Evcil hayvanınızın fotoğrafını #pettaksi etiketi ile paylaşan takipçilerimizden her hafta en çok "like" alana çeşitli hediyeler ve Pet Taksi hizmeti için %15 indirim hakkı göndereceğiz!
Her haftanın hediyesini paylaşıyor olacağız, bizi takip edin Paylaşımlarınızı sabırsızlıkla bekliyoruz.
Not: Sadece instagram iphone uygulaması ile paylaşılan fotoğraflar için geçerlidir. http://www.facebook.com/Srvs24 |
|
|
































































































































































































































|
|

Aptallığın Lüzumu Yok!..
                                             
Marilyn
Sigara İçmezdi.
Kalifiye elemanı
aptal yerine koymayın!.
Yok yok, kalmadı işinde gücünde kimse. Herkes her şeyini halletmiş, dünyalığını yapmış ve ortalık nasıl karıştırılır, nasıl birilerinin ayağı kaydırılır ya da nasıl yapıp edilir de aleyhinde asılsız konuşulur ve alaşağı edilir... Acaba kimi gözüme kestirdiğim!..
Yazık ki yıllarlık bir zamandır iş dünyasının tek eğlencesi bu!..
Dün yayında işlediğim konu "İNTİKAM"dı. Neredeyse hemen herkese "intikam ateşi yaktınız mı?" diye sorduğumda doğru düzgün cevap alamadım... Genele geçemedik bir türlü, konuyu her defasında ikili ilişkilere dayandırmaktan!.. Çünkü henüz biz birbirlerimizle helâlleşememişiz. Çünkü biz birbirimizle kavgadayız... Çünkü henüz biz birbirimizin ne olduğumuzu ve birbirlerimize ne ifade ettiğimizi henüz kestirememişiz!..
Arkadaşlık, dostluk. İş dünyasında sayısı parmak hesabıyla ediliyor artık. Kimse kimsenin derdini dinlemez ve yarasına merhem olmaz durumda. Ama adı "iş arkadaşı". Yaşamak sanatında çoğu zaman yaptığımız resimler ve diyaloglar hep yarım yamalak ve hastalıklı çünkü...
Yetersizliğimizin bize dönen zavallı çocukların saçlarını okşamadayız...
32 senelik meslek hayatımda daima işimi yaptım.
Mesleğimi ne kadar daha verilmi hale getiririm diye düşünerek çalıştım. Hayata olan duruşumu ve saygımı hep işime yansıttım. Belki çevremde iş dünyasına girmek için ön ayak olduğum insanlar olmuştur fakat bir yandan da hep merhametten maraz da doğmuştur!..
Hiç karga beslemedim ki gözümü oysun da bekleyeyim. Ama gözlerim hep az görmeye başladığında anladım ki birileri arka bahçemi talan etmeye kollarını sıvamış!..
Soframda hiç ayırt etmeksizin çakalların bana yarenlik etmesine müsaade etmişimdir!.. Ama her çakal (sırtlan) hep şu sözü mırmırlanıp yakındılar etrafa; "ben bu sofrada ya aç kalırsam?" Hiç aslan sofrasında aç kalır mı kişi, canım kardeşim, ki sen aç kalasın?..
Yaşıma ve meslek hayatıma bakılacak olursak, neredeyse armağan ömürcüğüm çalışmakla geçmiş.
Bu yazıyı da yazabilmek için de epey beklemişim zira.
Yirmili yaşlarda iş hayatına atılan ya da atılmak zorunda kalan gençlerin hep hayalleri "yırtmak" güdüsüyle pekişmiş olduğunu görüyorum. Dolayısıyla işlerini hiç doğru düzgün yapmadıklarını da. Fakat asla istisnalar kaideyi bozmaz...
Tahammülsüz gençler ve bir an önce para kazanmak hatta meşhur olmak gayesi ve vesvesesi içindeler. "ne iş olursa yaparım abi"nin hemen ertesi haftası, "lânet olsun köle gibi çalıştırılıyoruz" zihniyetini yorumluyorlar aralarında!..
Oysa eskiden "ekmek parası" vardı. Sanatkâr vardı. Saygı vardı her şeyden önce. Kendisine saygısı olmayanın gerçekten etrafına ve işine saygısı olmuyor. Aceleyle sunulan çay bile, tabaktaki şekerleri dökülen çayla eritip bulaştırıyor.
Çok mu lâf ediyorum ne arkadaşlar?..
Ama tabi kimse kimseyi aptal yerine koymasın!.. Kalifiye eleman küserse ve küstürülürse meydana gelen bu bilinçsiz ve kayıp iş gücü ezeryonu devam edecektir!.. "kapıda üç kuruşa iş bekleyenler var" zihniyetinin bir an önce mühim kişilerin ağızlarından terk olunması gerekli, düşüncesindeyim... Çünkü olgunluk, köşede bütün bunları seyredenlerle çevrelenmiştir. Susuyorsa bilmiyor anlamına gelmez, derler bizim oralarda.
Evet, sigara tutuşundan da belli olmuyor mu, Marilyn'in sigara içmediği!..
Kalifiye elemanın elinden çıkan sanat böyle sakil durmaz, canım kardeşim!..
Saygımla,
melon
 |
|
|