1975 yılında onu kaybettiğimizde Kahire caddelerini dolduran yüz binlerce hayranı geçtiğimiz yüzyılın en büyük sesini, ardından gözyaşları dökerek uğurladı. Arap müziğinin tek kraliçesi, Nil deltasında dünyaya gelen Ümmü Gülsüm, daha beş yaşındayken şarkılar, ilahiler söylemeye başlamış bir efsaneydi… 1923 yılında ailesiyle beraber Kahire’ye taşınan Gülsüm, dönemin ünlü bestekârlarından Şeyh Abu’l ala Muhammed’le tanıştı ve çok genç yaşta profesyonel olarak şarkılar okumaya başladı.
Ümmü Gülsüm, dönemin ünlü şairi Ahmed Rami’den şiir ve güzel (edebi) Arapça dersleri aldı ve ardından aşk şarkıları okumaya başladı. Aşk şarkılarıyla, 20’li ve 30’lu yıllarda sesini taş plaklarla duyurmaya başlayan Ümmü Gülsüm Arap müziğinin tek efsanesi haline geldi. Gülsüm, Ulusal Mısır Radyosu’nun 1934 yılında kurulması ve 1935’de film piyasasına girmesiyle tüm Ortadoğu’da ismini duyurdu. Ümmü Gülsüm, şarkılarını söylediği ve başrolde oynadığı Mısır filmleriyle tüm Ortadoğu ve Türkiye’de, 2. Dünya Savaşı sırasında da en ünlü yıldızdı. Bu dönemde edebi Arapça yerine halkın konuştuğu dili tercih ederek okuduğu şarkılarla halkın büyük sevgilisi haline geldi. Şair Bayram el Tunusi’nin şiirleriyle besteci Zekeriya Ahmed’in şarkılarını söyleyerek dillere destan olan Ümmü Gülsüm, ünü arttıkça Mısır aristokrasisinin de gözbebeği haline geldi.
Kral Faruk yönetiminde Mısır’ın dördüncü piramidi ilan edilen Gülsüm, 1935-1972 yılları arasında Mısır’ın en ünlü bestecilerinden Riyad el Sonbati’nin tam 89 bestesini seslendirdi. Bu şarkıların sözlerinin çoğu, Mısır’da “şairlerin prensi” olarak ünlenen Ahmed Şevki’nin dizeleriydi. Böylece Ümmü Gülsüm, aşk şarkıcısı olarak tarihe yazıldı.
4 Şubat 1975 günü vefat ettiğinde, cenaze törenine 4,5 milyon kişi katıldı. Cenazesine katılmak için sadece Mısır’dan değil birçok ülkeden şair, yazar ve lider Kahire’ye geldi. Yaşarken bir efsane olan Ümmü Gülsüm, son yolculuğuna da bir efsane gibi uğurlandı.
Ümmü Gülsüm’ün 300’e yakın şarkısı biliniyor. Ünlü şarkıları arasında, bahsi geçen yıllara damgasını vurmuş Ene fintazarak (Seni Bekliyorum-1943), Rubaiyyat el Hayyam (Hayam Rubaileri-1949), Miş mümkün ebeden (Sonsuza dek olmaz-1961), Zalimnil hob (Aşk bize zulümdür-1962), Enta Omri (Hayatımın emeli-1965), Enta el hob (Sen benim aşkımsın-1965), El atlal (Harabeler -1966), Fakkarouini (Beni düşün-1966), Hadise el ruh (Ruhumun sözleri-1967), Daret el eyyam (Geçip giden günler-1970), El selasiyeti’l mukaddese (Kutsal üçleme-1972) sayılabilir.Küçük yaşta tiyatroya başlamış olan aktör, New York'ta Lee Strassberg, Elia Kazan ve Emir Zahirovic'den senelerce oyunculuk dersi almıştır. Ancak kendisi üzerinde en önemli etkiyi Stella Adler'in (dolaylı olarak ünlü Rus tiyatrocu Stanislavski'nin) yapmış olduğunu ısrarla belirten Brando, Actors Studio'nun kurucularından olmasa da 1952'den itibaren stüdyonun dünya çapında ün kazanacağı dönemde başında bulanan Lee Strasberg'in kendini hocaların hocası gören kibirli tavrı karşısında hep muhalif olmuştur. Oyunculuk hayatı üzerinde, bir zamanlar Henry Fonda'yı sahnelere kazandıran tiyatrocu annesinin etkisi olduğunu da yadsımaz. "Hala Hollywood'da bulunmamın tek nedeni parayı reddedecek ahlaki cesaretimin olmayışıdır" diyecek kadar cesur, 1972'de The Godfather filmiyle aldığı Oscarı reddedecek kadar da asi biriydi. 2. Oscarını Amerika'nın Kızılderililere karşı uyguladığı politikayı protesto etmek için ödülü almaya dahi gelmemiştir. On the Waterfront (Rıhtımlar Üzerinde) ile gerçekleştirdiği performansla tüm zamanların en iyi oyuncularından biri olduğunu kanıtladı.